Fırtına yaklaşıyor. Kaptan ortalarda yok, tayfa sarhoş, yolcular ayak altında dolaşıyor.
Herkesin sözünü ettiği şu öncü tiyatroyu duydunuz mu? IONESCO'nun oyunlarını okudunuz mu? Şu sıralar biri oynuyor. Gidin, görün.
Gerçekleri mi görmek hoşunuza gider hayalleri mi? Belki de ikisi için tek ihtiyacınız olan şey biraz parıltı! Ve biraz daha! Hatta daha da fazla!
Hayatta da öyle. Hep bir “neredeyse” vardır. Durmadan iş arayan Andrej neredeyse mutlu olacaktır; Martina küçük bir çiftlikle neredeyse kendine yetecektir; Mani kadrolu olsa neredeyse sistemi yere çalacak, Freja neredeyse intikamını alacaktır hayattan. Jonas Hassen Khemiri’nin kaleme aldığı bu oyun işte bu farklı karakterlerin iç içe geçen hikayelerini anlatan ekonomik bir kabare.
Kokotlar Mektebi. Paris'te bir piyes olarak başladığı yolculuğuna, İstanbul'da dönemin çok meşhur yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın dünyasında bir tefrika romanı olarak devam etmiş; şimdiyse yaklaşık yüzyıl sonra burada İzmir'de Tiyatro Peron'da sahneye geri dönüyor. Artık o hem bir tefrika, hem de bir piyestir.
Tiyatronun ruhu kumpanyadır ve kumpanyanın ruhu da yolculukta saklıdır. Sait Faik’in öyküsünde hayat bulmuş bir tiyatro ekibi İstanbul’dan yola çıkıp İzmir’e varıyor ve benzersiz bir macerayı da yanlarında taşıyor. Biraz Shakespeare, azıcık Moliere, en tatlı nağmeler ve ferah bir kahkaha. Cumhuriyet Eğlencesi Kumpanyası’na hoşgeldiniz.
Özel bir davet için seksen kişiyi ağırlamak zorunda kalan Peri Hanım’ın aklını kaçırması üzerine yeğeni Mine işleri ele almak zorunda kalır. Teyzesinin tarif defterlerinden ve onunla olan hatıralarından faydalanarak bu işin üstesinden gelir. Ancak hazırladığı tarifin gelen davetliler üzerinde farklı bir etkisi olacaktır.
Yaşar, ne yaşar, ne yaşamaz... Yaşar'ın başı dertten kurtulmaz. Ta ki bir şeyi anlayana kadar. Neyi mi? Hepsini tek tek anlatacağız. İki yönetmen, bir piyano, harika bir ekip, nefis şarkılar, bol kahkaha: Aziz Nesin'in Türk Tiyatrosunun çağdaş klasikleri arasına girmiş ölmez eseri İzmir'de.
Salgın zamanı, tiyatro kapalı. Sıkılan bir adam var içeride, neyse ki genç, hoşsohbet bir kadın damlıyor sabah sabah- ve her sabah. Her sabah damlıyor bizim kız. Tamam, biraz ısrarcı olabilir... Bu ne tiyatro aşkı böyle? Evet, öyle.
Din kisvesi altında usta bir dolandırıcı Tartuffe... Din adına ailesinden bile vazgeçmeye hazır bir burjuva Orgon. Veee...Sahne hazır!!! 1664 yılında yazılmış olsa bile bugün tanıdık gelen bir kurgu. Gerisi mi? Gerisi oyunumuzda...
Bir Fiat 132, bir ceket, bir burun, iki kulak, iki kadın, bir erkek ve aynısından bir tane daha, doktor, komiser, savcı (evlerden uzak), bir pencere, dört kapı, bir klarnet, bir gitar, bir tencere kuzu haşlama ve epeyce şamata. İyi seyirler.
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesi, St. Louise’de, daktilo kursundan kaçan bir kız tek başına parklarda dolaşır. Ağabeyi, çalışmakta olduğu mağazada ayakkabı kutularına şiirler yazar. Anneleri bambaşka hayatlar düşlemektedir onlar için. Yaz da erkenden gelir, birdenbire bir sıcak…